BU TOPRAKLAR İÇİN TOPRAĞA DÜŞENLER…

2002 yılı 20-27 Mayıs günlerinde umre yapmış Mekke’ye girince Kabe’yi tavaf etmiş, Hacerü’l Esved’i selamlamış. Safa ile Merve tepeleri arasında yürümüştüm.

 

O sekiz gün içindeki duygu, inanç ve güven dolu ruh halimi hiç unutmam.

 

Bu orada yaşadığım “Allah Sevgisi” idi…

 

Bir başka yüce duyguyu 2005 yılı 16-20 Mart günlerinde Çanakkale’yi ziyarette yaşadım. Türk Anneler Derneği Çanakkale Şubesi’nin davetlisi olarak gitmiştim ve beş gün kalmıştım.

 

Çanakkale iki kıta arasında bir geçiş noktası olmanın yanı sıra büyük bir tarih müzesi. Doğal bir geçit olması nedeniyle dünya ticaretinin en önemli yollarından biri ve özellikle de Rusya’nın ithalat ve ihracat yoludur.

 

Birinci Dünya Savaşında önemi daha da artmıştır. 1914 de boğazların kapatılması sonrası İngiltere, Fransa ve Rusya’nın oluşturduğu “İtilaf Kuvvetleri” büyük bir donanma ile 3 Kasım 1914 te Çanakkale sahillerini bombardımana tutar. Tarafların büyük kayıpları verdiği bir savaş yaşanır. Çanakkale Savaşları sadece Birinci Dünya Savaşı’nın bir parçasını oluşturmamış, başlı başına bir olay, dünya tarihinin bir dönüm noktası olmuştur. İnsan kudretinin zafer için tek neden olduğu gerçeğinin bunca ilerlemeye karşın değişmediğini, Çanakkale’de Türk insanı dünyaya bir kez daha göstermiştir. Bu zaferi sağlayan, Türk’ün azmi ve imanıdır.

 

“Türklerin vatan sevgisiyle dolu olan göğüsleri melun ihtiraslara karşı daima demirden bir duvar gibi yükselecektir” diyor Atatürk…

 

Bu topraklar üzerindeki savaşın manevi cephesini anlamak, anlatabilmek çok zor.

 

“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı düşün altında yatan binlerce kefensiz yatanı” diyor Mehmet Akif… Çanakkale savunması bir hayat savunmasıdır. Bu savunmanın sonucunda ya ölüm ya yaşam vardır. Yaşam bu savaşı kazanmakla mümkün dü ve de yaşamak için savunuldu. Tarihimiz için büyük bir onur olan Çanakkale savunması bedenin fenne karşı konmasıdır. Bu savaşta Türklerin ayırt edici niteliği kazanmıştır.

 

18 Mart, Çanakkale savunmasının zafer ve onur günüdür. Ne 19 Mart ne de ertesi günlerde Çanakkale önünde keşif gemileri dışında hiçbir gemi görünmedi. Düşman uğradığı bozgun karşısında saldırısını durdurmuş, 18 Mart hezimeti sonrası İngiliz filosunun sesi kesilmiştir.

 

Bu arada Çanakkale siper savaşları sürüyordu. Araç açısından İngilizler dünya servetine sahipken, biz İstanbul’dan gelecek kısıtlı yardımla yetinmek zorunda kaldık. Bu fark her noktada dikkat çekiyordu. Yüzlerce askerin sırtında gömleği yoktu. Çorap ve ayakkabı ihtiyacı, ayaklara çul ve çuha sarılarak gideriliyordu. Kasım-Aralık aylarında sıcaklık sıfırın altına düştüğünde, kaputsuzluktan donma olayları görülmüştü.

 

Savaş sırasında bir milyona yakın insan su ihtiyacını nereden temin etmişti? Ekmek nereden yemek nereden geliyordu? Zayıflayan vücutlar, uçan benizler, gıdasızlığı anlatmaya yetiyordu.

 

Öyledir de direnme, dayanma, savaşma gücünü nereden alıyordu insanımız? Nasıl kazanmıştı savaşı?

 

“Sahipsiz olan memleketin batması haktır. Sen sahip olursan bu vatana batmayacaktır” diyor Mehmet Akif… İşte bu sahiplenme duygusu, bu bağımsızlık sevdası, bu vatan sevgisi idi ona bu gücü, bu şevki veren. O ruhundaki iman kuvvetine ve memleket aşkına dayandığı için inatla, sebatla savaşabilmiş, mucizeler yaratarak düşmanı vatan topraklarından kovmuş, kovabilmiş ve zafere ulaşmıştır.

 

Ama Seddülbahir, Arıburnu ve Sarıbayır’da savaşlar bütün şiddeti ile sürüyor, siper savaşları fazla güç kullanımını gerektiriyordu. Siperlerin bir kısmını sel almış, bir kısmını taş toprak doldurmuştu. Ne yapabilirdi? Felaketin en ucuzu kendiliğinden çekilme zararın neresinden dönülse kar. Biraz ağır ama kaçınılmaz.

 

Savaşın başında küçümsenen Türk askerinin önünden çekilmek o bilinen İngiliz gururuyla bağdaşmıyordu. Oysa onlar Seddülbahir’de ikinci bir Cebelüttarık hayalinde idiler. Ama Gelibolu boşaltıldı. Bu haber inanılmaz bir hızla yayıldı. Çanakkale Savaşı Türklerin lehine sonuçlanmıştı. Yazımın başında ikinci duygudan bahsetmiştim. Ben Çanakkale’de “vatan sevgisini” yaşadım, gözlerimin dolduğu, gözyaşlarımı tutamadığım anlar oldu. Kanlı Sırt’ta siperlerin arasında yaralanıp düşen bir düşman subayını kucağına alarak arkadaşlarına teslim eden Kahraman Türk askerinin anıtı tüm heybetiyle hala gözlerimin önünde. Olayı izleyen Teğmen Casey yıllar sonra Avusturalya Genel Valisi olmuştur. 25 Nisan 1915 günü Conkbayırında geçen olayı bakın nasıl anlatıyor.

 

“Süngü hücumundan sonra savaşa ara verildi. Askerler siperlerine çekildi… İki siper arasında açıkta, ağır yaralı ve bir bacağı kopmak üzere olan İngiliz Yüzbaşısı bağırıyor, ağlıyordu “Kurtarın beni” diye yalvarıyordu. Ancak hiçbir siperden kimse çıkıp yardım edemiyor. Çünkü en küçük bir kıpırdamada yüzlerce kurşun yağıyordu. Bu sırada akıl almaz bir şey oldu. Türk siperlerden beyaz mendil sallandı. Arkasından aslan yapılı bir Türk neferi, silahsız siperden çıktı hepimiz donup kaldık. Kimse nefes almıyor, ona bakıyorduk. Asker yaralı subayını okşar gibi yerden kucakladı. Kolunu omuzuna attı ve bizim siperlere doğru yürümeye başladı. Yaralıyı usulca yere bırakıp, geldiği gibi kendi siperlerine döndü. Teşekkür bile edemedik. Savaş anlarında günlerce bu kahraman Türk askerinin cesareti, güzelliği ve insana sevgisi konuşuldu. “Sanırım askerimiz” sizin arkadaşınıza olan insanlık borcunuzu sizler yerine getiremediniz… Karşınızda düşman bildiğiniz şu insan sizin yapmak isteyip de yapamadığınızı yapıyor… Alın yaralınızı tedavi edin” demek istemişti.

 

Bu ve buna benzer olaylar karşısında gurur duymamak, onurlanmamak elde değil. Ayrılırken Çanakkale’de kendimden bir şeyler bırakmıştım. Ama beraberimde öyle şeyler götürüyordum ki…

 

Gelibolu Tarihi Milli Parkını gezerken rehberimizin anlattıkları arasında biri var ki hiç unutamadım. Ne zaman yanık bir türkü, uzun bir hava duysam gözlerim doluyor. O güzel sesli, güney doğulu yiğit delikanlıyı anıyorum…

 

Siperler arasında mesafe 8 metre. Onlardan birinde İtalyanlar diğerin de de bizimkiler… Ölüm kaçınılmaz. Gündüz savaşıp gece ara veriyorlar. Bizim tarafta Güneydoğu Anadolu’dan gelmiş bir genç yanık sesiyle uzun hava okuyor. Halk müziğinde ritimsiz melodilerle serbest okunan parçalardan biri… Derin bir sessizlik. Öte yandan, ses alanı içindeki en tiz notaları bile çıkarmada ustalığı ile tanınmış lirik tenorların yetiştiği ülkenin askerleri. Sessizlik daha da derinleşiyor. İtalyanlar zevkle dinlemekte. Her gece tekrarlanıyor bu. Aynı sessizlik, aynı duygu yüklü, alıp götüren havalar. Ama bu gece geç saatlere kadar beklemelere karşın ses yok. Susmuş. Ertesi gün tercüman vasıtasıyla soruyorlar; Neden dün gece okumadı? Diye. Cevap geliyor bizimkilerden. “Siz öldürdünüz onu dün!”

 

Güzel duygular yanında, olumsuz tutumlar. Barışa huzura zarar veren üstün gelme tutkusu. İnsanlık çok büyük savaşlar yaşamış, acılar çekmiş. Bugün barışı en çok istediğini söyleyenler savaşıyor. Kanın, kinin, öfkenin hayatımızı idare etmesine izin vermeyelim.

 

Çanakkale savunulmuş ve kazanılmıştır. Görev onlar için bitmiştir. Bizim için değil. Bilmeliyiz ki onlar, ölmek için ölmemişler; şehitlerimiz bizim için ölmüşler. Bu topraklar bize yadigar. Onların kan borcunu ödemeliyiz.

 

1914-1918 yılları arasında Galatasaray İdadisi mezun vermemiş. Gençler cephede. Mustafa Kemal’in ölmeyi emrettiği 57. Alay askerlerinin yaşları 18-21 arası. Bu topraklarda bir bedel ödenmiş; gelecek ümidi ile dolu gençler taze ve temiz kanlarını feda etmişler. Memleketi kurtarmak için!

 

Aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyorum. Ruhları şad olsun.

Prof.Dr.Saime İnal Savi

 

 

 

 

 

8.8.1963 Perşembe 8.00

 

Sevgili anneciğim, ablacığım,

Size en son Cumartesi günü yazıp göndermiştim. Bundan sonra mektuplarımı numaralamak niyetindeyim. Size ulaşacağından eminim ama böyle daha iyi olacak diye düşünüyorum. Pazar günü odamı temizleyip, banyo yaptım. Sonra da çalıştım. Pazartesi de öyle. Hep yurtta idim. Rahatça çalışabildim. Çünkü Rana’nın vantilatörü odamda idi. Salı sabahı derse gittim. 12.15 de yurda döndüğümde Dr. Ekmel Eyyübi’nin mektubunu buldum. Beni saat 5.00 de akşam çayına davet ediyordu. Öğle yemeğinden sonra biraz dinlenip ağabeyime ve Muhammed Sadık’a mektup yazdım. (Şimdi yazdığım kağıtlara. Bunlar çok ucuz. Üç sayfa, ama çok uzun ve aralıklı yazmaktan kısa fakat sık sık yazmamı siz de tercih edersiniz sanırım. Azami istifade için de çok küçük yazıyorum.) O akşam 17.00-18.30 arası Ekmel beylerde idim. Eşi benim için çok nefis bir tatlı hazırlamıştı. Sütlü çay ve buzlu suda vardı. Gece de 20.00 de özel bir akşam yemeği vardı yurtta. Kız Kolejinin eski müdiresi Mrs. Mümtaz Haydar (Abdullah Hall’in kurucusu Abdullah beyin kızı. Abdullah bey hayatta ve ayrı yada bir evde oturuyor). Amerika’ya gidiyormuş 6 ay için. Yeni müdire Mrs. Süreyya Hüseyin onun şerefine veriyordu. O gün yemek salonu sabunlu sularla silinip yerlere halılar serildi. Oturulacak ve yemek konacak yerlere ayrı beyaz (kar gibi) örtüler yayıldı. (Masalar ve sandalyeler dışarı çıkarılmıştı). Kızların hepsi bu yemek için en güzel sarilerini, en güzel elbiselerini giymişlerdi. Pakize saat 7.00 de odama gelip benimde değişik bir elbise giymemin doğru olacağını söyledi. (Pakize, Asafa’nın oda arkadaşı) saçlarımı itinalı bir topuz yapıp (zaten hep topuz yapıyorum ve çok da güzel oluyor. Buranın havası ve suyu saçlarımı dalga dalga yaptı. İyi ki bigudileri yük etmemişim kendime. Zira hiç ihtiyacım yok) siyah gece elbisemi giydim. Dudaklarımı hafifçe boyadım. (Aligarh’da ilk defa o gece kullandım ruju) saat 8.15 de yemeğe gittim. Hemen herkes yerlerini almıştı. Beni bir genç kız karşıladı. Mrs. Mümtaz Haydar ve Mrs. Süreyya Hüseyin beni aralarına oturttular. (Elbisem dar olmasına rağmen yere rahatça oturabildim. Sanırım birkaç kilo verdim. Onun için rahatça oturup kalkabiliyorum.) yemekler hayal edilemeyecek kadar güzel, çeşitli, bol ve nefisti. Bana zorla herşeyi tattırdılar. Hint yemekleri bizimkilerden çok farklı değil fakat fazla biberli, tuzlu ve baharlı. Önceleri yemeğe çalıştımsa da çok acı geldi. 4-5 gündür benim için ayrı yemek pişiriyorlar. İngiliz usulü haşlama sebze, kızarmış et, omlet, patates püresi yiyorum. Onlar ekmek yerine yufka yiyorlar. Bana sabahları 2 öğle ve akşamları 4 dilim tost (kızarmış ekmek) veriyorlar. Rahatım çok iyi. O gece yemekten sonra Mrs. Mümtaz Haydar odama geldi.(Allahtan Rana vantilatörünü kendi odasına almıştı) Odayı fazla sıcak buldu. Ve yurt müdiresi Mrs. Hamide Mesud’a bana bir vantilatör vermesini söyledi. Ertesi gün yani dün saat 12.00 de dersten çıktığımda bir bey beni bekliyordu. Pro Rektör’ün asistanı imiş. Beni Pro Rektör Dr. Yusuf Hüseyin Han’ın yanına götürdü. Seyfullah Esin ile Aligarh’da tanışmışlarmış. Ondan bir mektup aldığını ve rahatımın iyi olup olmadığını sorduğunu söyledi. Rahat olduğumu ama daha rahat olmak için bir vantilatöre ihtiyacım olduğunu onu da vereceklerini söyledim. Yanımda Mrs. Süreyya Hüseyin’e telefon edip bana derhal büyük boy ayaklı bir vantilatör verilmesini söyledi. Yurda döndüğümden hemen sonra kocaman bir vantilatör geldi. Cam göbeği renginde ve hiç kullanılmamış, etiketi üzerinde. Tabii artık keyfime payan yok. Bütün bunları anneciğimin dualarına borçlu olduğumu biliyorum. Allah her şeye kadir ve daima iyi niyetlilerin yardımcısı. Anneciğim, ablacığım sıhhatinizi çok merak ediyorum. Ağrılarınız (bilhassa ablamın) dindi mi? Yeriniz rahat mı? Bensiz ne yapıyorsunuz? Yalnızım ama çok rahatım bunu düşünerek ne olur müsterih olun. Her ikinizin de buraları görmenizi öyle istiyorum ki. Satırlarımı sonlarken hasretle ellerinizden öperim.

MİMİ’niz

GİRİŞİMCİLİK DESTEĞİ

Bugün sizlerle yaklaşık beş yıldır verdiğim KOSGEB Uygulamalı Girişimcilik Eğitimleri ve bu destekten bahsetmek istiyorum.

Kısa Adı KOSGEB olan Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeleri Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı Bilim sanayi ve Teknoloji Bakanlığına bağlı olarak görev yapan bir kuruluştur. KOSGEB in çağrı esaslı ve sürekli olmak üzere iki tür desteği mevcuttur.

Sizlerle bugün Uygulamalı Girişimcilik Desteği hakkında bilgilendirme yapmak istiyorum. Bu destekten yararlanabilmeniz için 4 gün 32 saat olan Uygulamalı Girişimcilik Eğitimini tamamlayıp, sertifika almanız gerekmektedir. Sertifika sahibi olmadan bu destekten yararlanamamaktasınız. Eğitimlerde bir iş yeri açmadan önce girişimcilerin yapması gereken fizibilite etüdünün nasıl yapılması gerektiği, işe yeni başlayacak olanlara ticari hayat ve işletmecilikle ilgili bilgiler KOSGEB in iş planı formatına paralel olarak anlatılmaktadır. Girişimciler iş planlarını yazmayı öğrenerek destekten yararlanma yolunu ve daha bilinçli olarak ticaret hayatına başlama fırsatını yakalamaktadırlar.

Bu desteğin 50.000 TL si hibe ve 100.000 TL si %0 faizli 4 yıl vadeli ilk 2 yıl ödemesiz son iki yıl 8 eşit taksitte ödenen kredidir. Kredi için kurum banka teminat mektubu talep etmektedir. Banka teminat mektubu alma noktasında sıkıntınız varsa Kredi Garanti Fonu sizin adınıza bankaya kefil olmakta ve teminat mektubu noktasında size yardımcı olmaktadır.

50.000 TL nin dağılımı ise 2.000 TL si işletme kuruluş gideri, 18.000 TL si makina teçhizat ve 30.000 TL si de 24 aya kadar kira ve personel maaşı gider desteğidir. 50.000 TL üst limit olup erkekler bu destekten 1. ve 2. Bölge için %60 bayanlar ve özürlüler %80, 3.,4. ve 5. Bölge için erkekler %70 bayanlar ve özürlüler %90 oranında yararlanabilmektedirler.

Destekten yararlanırken dikkat etmeleri gereken en önemli konular ise yaptıkları her ödemenin özellikle makina ve teçhizatta muhakkak ödemelerin banka aracılığı ile kurumsal hesaplardan yapılması gerekmektedir. Fatura ya ait banka dekontu olmadığı taktirde KOSGEB ödeme yapmayacaktır.

KOSGEB devlete karşı olan yükümlülüklerimizin hiç birinde bize destek olmaz. Çalışan personelin SGK primi, vergiler vs girişimciye aittir.

Yeni iş yeri açmaya niyeti olan ve acaba ları olan girişimcilere müjde…

Artık işletmenizi açmadan eğitimi tamamlayıp, iş planınızı hazırlayarak KOSGEB e başvurup onay aldıktan sonra size verilen üç aylık süreç içerisinde iş yerinizi açmak için girişimcilere rahatlıkla başlayabilirsiniz. En azından KOSGEB bana destek verir mi sorusunu kafanızdan silerek rahat rahat işinize yoğunlaşabilirsiniz.

KOSGEB verdiği bu eğitimler veya başka hiçbir şey için para talep eden bir kurum değildir. Sizlerden para talep edenlere lütfen itibar etmeyin. Bulunduğunuz yerdeki KOSGEB e başvurarak durumu bildirin.

Türkiye’nin yeni girişimcilere ihtiyacı var özellikle üretim noktasında…

Umarım bir parça da olsa faydalı olabilmişimdir. Tüm girişimcilere bol şans…

03.08.1963 Cumartesi

 

Size en son 31.07.1963 de yazmıştım. O akşam Dr. Ekmel saat 05.00 da gelip beni yurttan aldı. Birlikte Aligarh çarşısına gittik. Türkiye’ye nispetle hakikaten çok ucuz. O gün mavi beyaz desenli bir pike, aynı renk ve desende bir masa örtüsü, bir cibinlik, dört elbise askısı, bir kutu bisküvi, bir porselen tabak, bir çatal, bir kaşık, bir bıçak üçü de İngiliz malı, bir kalıp çamaşır için, bir de lüks iki kalıp sabun aldım. O akşam harcadığım para sadece 35 rupi idi ki pek pahalı sayılmaz. Mesela naylon askının bir tanesi0.30 rupi ki yani 60 kuruş çok ucuz. Yanılmıyorsam Ankara da 250 kuruştu. Cibinlik 9.25 rupi yani 18.50 lira ki Türkiye de, böyle her tarafı şeritlerle temizlenmiş iyi kalite bir cibinliği değil satmak, kumaşını versek dikmezler. 8.75 rupi olanı da vardı. Ama küçük boydu. Bir büyüğünü tercih ettim. Gelince yurt hizmetlilerinden biri 1 rupi karşılığında dört bambu çubuğu verdi ki bunlar da çok ucuz. İyi ki cibinliğin büyüğünü almışım. Karyolam genişçe, tıpa tıp geldi. Ben cibinliği çadır gibi olur sanırdım. Oysa bu dikdörtgen biçimi ve karyolanın cibinlik için tertibatı var. Karyola yerden yarım metre yükseklikte ise cibinlik bir metre yükseklikte. Ben bir de vantilatör almak istemiştim. Çünkü yurda gelmeden önce kaldığım her yerde vantilatör vardı. Cibinlik altında ve odada, cam açık da olsa (cam hem telli, hem demirli) uyumak biraz zor. Fakat Dr. Ekmel: “İki ay sonra kullanmayacağınız bir şey için bu kadar para vermeye değmez.” Dedi. Büyük boy güzel bir vantilatör 135 rupi yani 270 lira. Ben dolar bozdurmayı düşünmüştüm. İsabet olmuş. Çarşıdan saat 07.00 de dönebildik. Ama bizim kısmın müdiresine haber vermiştim. Geç dönecekler önceden haber verip bir defter dolduruyor. Dönünce de defterdeki o yere dönüş saati yazılıp imzalanıyor. Dönüşümüzde Müdire hanım Delhi2den yeni bir kız arkadaşın geldiğini istersem birlikte kalabileceğimi söyledi. Rana fazla esmer olamayan, bizlere çok benzeyen hemen hemen benim boy ve yapımda çok güzel bir kız. En mühimi büyük bir vantilatörü var. O akşamdan beri beraberiz. Dış kapıyı o kilitliyor. Anahtarın biri bende biri onda. Yattığım odayı da ben kilitliyorum. Hemen aynı saatlerde yokuz. O üniversitede okuduğu için 07.30-13.30 arası yani benden erken çıkıp benden geç geliyor. Daha önce de yazdığım gibi salıdan bu yana derslere giriyorum. Hocalarımın dördü de son derece kibar, bilgili, yorulmak nedir bilmeyen fevkalade insanlar. Çarşamba günü bir saat Dr. Shamon İsraeli, Perşembe günü de Dr.Nazir Ahmed benimle özel ders yaptılar. Geçmiş dersleri tekrarlıyoruz. Ayrıca Prof.Dr. Nazir Ahmed bana hususi olarak Urduca öğretecek. Kendisi teklif etti. Fakülte bugün Hazreti Muhammedin Doğum Günü dolayısı ile tatil. Yarın Pazar. Pazartesi günü de bir Hindu bayramı imiş. Yani salı gününe kadar fakülte kapalı. Bu zaman zarfında geçmiş dersleri hazırlamaya çalışacağım. Rana dün akşam buraya çok yakın bir mahalde oturan kuzeninin evine gitti. Pazartesi akşamı yurda dönecek. Vantilatörünü bana bıraktı. Tabi ki sıcağı hissetmiyorum bu sayede. Yani rahatça çalışabileceğim. Bu sabah 10.00 da üniversiteye çok yakın olan Şamşad çarşısına gittim. Defter alamamıştım. Henüz. Beş defter, bir kurşunkalem, bir silgi bir de iki elbise askısı (altı tane az geldi de) ile iki yedek uç aldım. Yedek uçlar 0.25 rupi yani elli kuruş. Şimdi onunla yazıyorum size. Askılar plastik kaplı ve tel 0.25 rupi yani elli kuruş tanesi. Defterlerin tanesi 0.60 rupi ki 120 kuruşa geliyor. En iyisi (kağıt bakımından) ve bir parmaktan daha kalın. Şimdiye kadar hep kağıt kullanmıştım. Tatilde her şeyin yoluna gireceğini ve onlara yetişeceğimi sanıyorum. Geçen gün (galiba Perşembe idi) Prof.Dr. Nazır Ahmed, çok iyi bir talebe olacağımdan ve en iyi derece ile sınıfımı geçeceğimden emin oluğunu söyledi, onları ve sizleri mahcup etmemeye çalışacağım. Sizin dualarınız, Allah’ın ve hocalarımın yardımı ve gayretimle başarıya ulaşacağımı sanıyorum. Perşembe günü saat 05.00 te Dr. Ekmel Eyyübi beni yurttan alıp evine götürdü akşam çayı için. Giderken Deniz’in getirdiklerinden Süleymaniye’ye ait olanını (Dr. Ekmel İstanbul’da bir yıl Süleymaniye kütüphanesinde çalışıp, camiye bakan bir evde oturduğunu daha önce söylemişti) götürdüm. Çok memnun olup, misafir odasındaki büfemsi bir rafa yerleştirdiler. Dr. Ekmel’in karısı hem çok güzel, hem de çok şirin. Yalnız yeni doğum yapmış hem biraz rahatsız hem de çok zayıf. Yeni dünyaya gelen kız. Bir de iki yaşında bir oğlu var. Baldız da evde idi. Doğum münasebetiyle gelmiş, ablasına yardım ediyormuş. Bir saat oturup izin istedim. Dr. Ekmel beni yurda kadar getirdi. Evleri yurda çok yakın, beş dakikadan daha az yürüyerek. Yurt maalesef Üniversite’ye uzak. Hiç yürümedim şimdiye kadar. Denemek de istemiyorum. Rikşa (Rişka değil de “rikşa” olduğunu yeni öğrendim. Rikşa, İtalyanca olan ve “payton” olan rişka kelimesinden geliyormuş) ile gidiyorum. Yurdun kapısından fakültenin kapısına kadar 0.25 rupi, dönüş için de aynı. Yani günde 0.50 rupi yani 100 kuruş veriyorum rikşa için. Fakat başka çarem yok. Bazen iki kişi de binebiliyor ki o zaman daha ucuz oluyor. Mesela Perşembe sabahı aynı fakültede İngilizce bölümünde M.A.Previous (benim gibi) de olan Emire ile gittim. Salıdan sonra sabahları aynı saatte gideceğiz. O sekizde çıkıyor yurttan bende öyle yapacağım. Onun sabah dersi 8.15 de imiş. Erken gitmek daha iyi çünkü bölümün seminer kitaplığı 7.30 da açılıyor. Dinlenmiş ve birazda çalışmış olurum erken gidersem… Size bölümü anlatmadım. Bir seminer kitaplığımız bir de ofis var. (Bölümle ilgili yazışmaların yapıldığı yer) Bunun dışında her hocanın ayrı bir odası var. Hem özel çalışmalarını hem de derslerini kendi odalarında yapıyorlar. Yalnız bina henüz yeni olduğu ve yalnız seminer kitaplığı ile ve Prof.Dr. Nazir Ahmed’in odasında vantilatör olduğu için (Profesörünkinden gayrı) diğer dersleri seminer kitaplığında yapıyoruz. İkinci sınıflarla dersler çakışırsa biz yine seminer kitaplığında yapıyoruz. Çünkü biz birinci sınıf yedi kişiyiz (dört kız, üç erkek). Onlar yani ikinci sınıf iki kişi (bir kız, bir erkek). Allah gördüğünüz gibi bana yardım ediyor ve ben hep Allaha şükrediyorum.

Fakülte kayıt işi için (yani tamamlanabilmesi için) bazı formları daha doldurmam gerektiğinden henüz hiç para vermedim. Yurda ne vereceğim bilmiyorum. İlk ay sanırım giriş harcı da alacaklar. Ama kesin olarak hiç bir şey bilmiyorum. Bütün bunlarla Profesörüm meşgul oluyor. Formları veriyor dolduruyorum. Şimdiye kadar formalite icabı işlerde hiç yorulmadım. Allaha binlerce hamd ve şükür ki hem sıhhatim hem de rahatım yerinde. Etrafımdaki herkes bana yardım için adeta çırpınıyor.

Gelelim sizlere!… Son mektubumu 7. – 8. günleri alacağınızı düşünerek ayın 15. – 16. günleri sizlerden bir haber alacağımı umuyorum. Daha önce alırsam elbette harikulade olacak. Kendimi daha öncesi için hazırlamıyorum üzülmeyeyim diye. Bana nasıl olduğunuzu, nerede kaldığınızı, kimleri gördüğünüzü hep yazacağınızı umarım.

Burada zarf ve kağıt satılmıyor. Pulu matbu bir şey var. (Hani Yüksel’in gönderdiklerinden ama çok daha küçük çapta) Önce onu gösterdiler. Tabii şaşırdım. O kadar küçük şeye ne yazabilirdim ki? Misafirhane de bundan bahsedince bana bu ve bundan evvel yazdığım kağıtlardan zarflardan verdiler (parasız). Bitince bir hal çaresi düşüneceğim tabiatıyla. Saat 3.00. Postahane yurda çok yakın 3.30 da gidip bu mektubu hemen postalamak niyetindeyim. Postahane 9.00 da açılıp 16.00 da kapanıyor. Cuma günleri tamamen kapalı… Biraz önce bisküvi yedim öyle nefis ki… Türkiye’de sefarette yediklerimin tuzlusu… Anneciğim bu memlekette aç kalmayacağıma inanmalı. Nasıl abur cubur düşkünü olduğumu bilir. Allah her şeyi gönlüme göre veriyor. Dün akşam yedide yurtla aynı sitede olan kız kolejinin müdiresi beni ziyarete geldi. Bir ihtiyacım olursa hemen karşılayacağını söyledi. Doktorasını Paris’te yapmış. (Burada benden başka herkes doktor ya da doktor olma yolunda)… Anneciğim, ablacığım bana izin verirsiniz değil mi? Beni soranlara selam ve sevgiler. Satırlarımı sonlar ellerinizden öper, öper, öper, öperim. Binlerce sevgi ve selam.

Miminiz

 

Not: Size fakültenin resmini gönderiyorum. Aligarh’ın en yeni binalarından biri. Misafirhane de bir broşür vermişlerdi Üniversiteyi tanıtan. Resimlerini kesip peyderpey gönderme niyetindeyim. S.İ.

31.07.1963 Çarşamba New-Hostel

 

Size dün yazamadığım için çok üzgünüm. Dün sabah 08.30’da fakültede idim. 09.00-12.00 arasında da derste. 12.15’te Guest House’a (pardon misafirhaneye) gittim. Yemekten sonra banyo alıp biraz dinlendim. 03.00’da bir rikşa ile beraberimde beni bisikletle takip eden misafirhanede görevli biriyle yurda geldim. Beni bu yıl inşa edilen ve New-Hostel denilen binada bir odaya götürdüler. Oda değil de küçük bir daire gibi. Geniş bir yatak odası, bir antre, küçük bir çalışma odası, yüz numara, lavabo ve banyo. Ama daire boştu. Hemen biri yatak odası biri de antreye iki masa ve iki koltuk koyup bir de karyola verdiler. Bu bölümdekilerin hemen hepsi üniversite sonrası çalışmalarını yapıyorlar. Asafa (son derece müşvik, sevimli ve iyi bir Hintli kız) fazla olan yatağını, çarşafını, yastığını ve yatak örtüsünü; Bushra da (Asafa’nın oda arkadaşı ve çok güzel bir kız) cibinliğini verdi. Bana karşı hiç unutamayacağım büyük bir ilgi gösterdiler. İkindi kahvaltısı 04.00’da, akşam yemeği 07.30’da. 06.30’da yurtta olmam gerekiyor. Yemekten sonra yoklama var. Daha fazla dışarıda kalabilmem özel izne tabi. Geceyi çok iyi geçirdim. Bu sabah fakülteye gidince Dr. Ekmel Eyyubi ile görüştüm. Saat 05.00’da yani biraz sonra gelip beni alacak. Lüzumlu şeyleri almak için birlikte çarşıya gideceğiz. Mektubu da o zaman atacağım. Postalamayı daha fazla geciktirmemek için acele yazıyorum. Mektupları fakülteye gönderirsiniz diye düşünmüştüm ama yurt adresini verin dediler. Adresim:

Miss Saime İnal

New-Hostel

Abdullah Hall M.U.

Aligarh U.P. INDIA

Aligarh’dan kucak dolusu selam ve saygılar.

29.07.1963

Bu sabah 09.00’da Rektörlük binasına gittim. (Götürdüler tabii) Registrar’s Officer Mr. Sıddıgi ile tanıştım. Son derece nazik, bir müşkülünüz olursa gelin ve ya telefon edin dedi. Ben orada iken Mr. Sıddıgi’nin odasına Prof. Dr. Nazir Ahmed ve Kız Koleji’nin müdiresi geldi. Bir süre oturduk. Bugüne kadar rastladıklarımın hepsi bana karşı çok nazik ve ilgili. Türk olduğumu öğrenmeleri kendilerini bilemezsiniz nasıl görünür şekilde sevindiriyor.

Orada gerekli formaliteleri tamamladıktan sonra Prof. Dr. Nazir Ahmed’le ayrı “rikşa”larla (burada da bazı rikşalar iki kişilik ama Aligarh’ta bir erkekle bir kadının aynı rikşaya bindiğinin görülmediğini Mrs. Barnard söyledi.) Faculty of Arts’a, Persian Departmant’a gittik. Ben önde, profesör arkada. Kadınlara karşı hepsi çok nazik. İslamiyet’in koyu taassubunun yanı sıra eski Türk kültürünün etkilerini de seviyorum burada. Farsça Bölümü’ne geldiğimizde saat 10.30’du. Dr. Samiuddin Ahmed bana bölümü gezdirip, öğrencilerle tanıştırdı. M.A.’de 4 kız öğrenci var. Bunlardan üçü birinci (previous), biri de ikinci (final) sınıfta. Ben 4 ayrı hocadan 4 ayrı ders okuyacağım bu sene. Ders programımı, matbuğ bir cetveli doldurmak suretiyle hemen elime verdiler. Programa göre Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri üçer saat dersim var 09.00-12.00 arasında. Cuma günü dört, Cumartesi günü ise iki saat dersim var. Yani öğleden önceleri Pazar dışında her gün dersim var. Toplam 18 saat. Derslere göre dağılım 4 saat Edebiyat Tarihi, 4 saat Klasik Edebiyat, 4 saat Tasavvufi Edebiyat, 3 saat Modern Farsça. Ayrıca üç ayrı hocadan birer saat ki toplam 3 saat onların seçeceği konularda çalışmalarımız olacak. Seminerler 17.00’den sonra olur. İki saati geçmezmiş. Seminerlerle ilgili başka not yok programda. Biraz kütüphanede meşgul olup 12.15’te misafirhaneye döndüm. Yemekten sonra dinlendim. İkindi kahvaltısından sonra çalışma masamda sizlere yazıyorum. Galiba yazmayı unuttum. Yurda ancak yarın öğleden sonra yerleşebileceğim. Öyle söylediler, ben de nedenini sormadım. Derse yarın sabah başlıyorum. Bugün girmek istedim ama Profesör bırakmadı: “Bugün misafirsiniz.” dedi.

Anneciğim, Ablacığım, sizler nasılsınız? Sizi bütün samimiyetimle temin ederim ki çok rahatım. Aligarh yemyeşil, cennet gibi bir yer. İlk yağmur dün yağdı ama öyle hafifti ki. Yağmurdan sonra alaimisema çıktı. Gökyüzü de Aligarh’ın renklerine renk kattı sanki. Hatıra, hayale gelmeyecek öyle renk ve güzellikte çiçekler var ki. Binaların eskileri özellikle çok muhteşem. Yenileri de çok modern. Benim fakültem (Faculty of Arts) çok yeni ve modern bir bina. Yeni tamamlanmış. Bahçesinin tanzimi işinde hala çalışılıyor. Henüz yurdu görmedim. Herhalde o da güzeldir. Yollar hep asfalt, en ufak bir toz yok. Mesela yol kıyafetimi hala giyiyorum da fisto bluzum tertemiz. Gerçi günde iki defa banyo alıyorum. Ama Ankara’da buna rağmen kirlenirdim. Yarın yurda yerleştikten sonra tekrar yazıp postalamak üzere hasretle ellerinizden öperim.

28.07.1963 Pazar Aligarh

 

Prenses nihayet Aligarh’a ulaştı. Perşembe gecesi vardığım Yeni Delhi’den Cumartesi sabah 08.40’ta ayrıldım. Cuma gecesi yazdığım mektubu dün sabah yurdun posta kutusuna atmış, bir de kart postalamıştım. Aldığınızı umarım.

Biletim birinci mevkii idi. Yolculuğum çok rahat geçti. Aligarh istasyonunda inince istasyon şefine gittim. Yardım rica ettim. Hemen üniversiteye telefon açtı. On dakika sonra bir taksi geldi. Şoförün yanında üniversitede görevli bir polis vardı. İstasyon-üniversite arası 2-3 dakika. Beni University Guest House’a (üniversitenin özel misafirlerine tahsis edilmiş bir yer ama hariciye köşkünden farksız) götürdüler. Misafir salonu, yemek salonu ve dört büyük yatak odası olan bir yer. Önü ve arkası verandaya açılan bir villa gibi. Çok geniş ve nadide çiçeklerle süslü bir bahçenin ortasında bina. Mutfak ve ofis binaya ekli iki ayrı bölümde. Bana verilen bölüm banyo, lavabo ve yüz numaranın ayrı bir antreye açıldığı geniş bir yatak odası. Odada gardırop, tuvalet, etajer, bir orta masası, üç koltuk, geniş bir karyola, üzerinde mavi bir gece lambası bulunan bir komodin, bir yazı masası ve sandalyesi ve tavanda bir vantilatör azmanı. Tabii ilk işim duş almak oldu. Öğle yemeğinden sonra Dr. Ekmel Eyyübi’yi telefonla aradım. Yerinde değildi. 17.00’de ikindi kahvaltısından sonra duş alıp uzanmıştım. 17.30-20.10 arası uyumuş kalmışım. O saatte kapının vurulması ile uyandım. Odaya bakan hizmetli Muhammed Ali bir tabak içinde bir kağıt verdi. Okuyunca çok üzüldüm. Ben uyurken 18.00’de Dr. Eyyübi gelmiş. Notunda “Uyuyordunuz, görüşemedik. Yarın yine geleceğim.” diyordu. Neden uyandırmadınız diye sorduğumda: “Miss Sahib’i (Burada efendilerine “Sahib” diyorlar) uyandıramazdım.” dedi. Anlayacağınız sizi akıllanır diye gönderdiğiniz -el bebek gül bebek- kızınız bu gidişle daha da şımaracağa benzer!

Yemek saatlerini ben tayin ediyorum. Saat 09.00’da yemek hazırdı. Misafirhanede benden başkası yok sanmıştım. Meğer varmış. 12 senedir Bihar Üniversitesi Kız Koleji’nin başkanlığını yapmış bir profesör. Mrs. Helen Barnard, Aligarh’a Çarşamba günü gelmiş. Kendisine tahsis edilen lojmanın elektrik aksamındaki eksiklikler giderilinceye kadar misafirhanede kalacakmış. Aligarh Muslim University’e iki yıllığına gelmiş. Yemekte bir hayli sohbet ettik. Kendisi İngiliz asıllı. Şimdi Keşmir’de olan 14 yaşında bir oğlu varmış. Hiç bahsetmedi. Herhalde kocası ölmüş. Henüz yemekten kalkmış salonda kahvelerimizi içiyorduk ki bisikletli birinin geldiğini gördük. İçeri girip kendini tanıttı. Farsça bölümü doçentlerinden Dr. Samiuddin Ahmet’ti gelen. Son derece kibar ve sevimli bir insan. Şehirden gelirken Dr. Eyyubi’ye rastlamış. Aligarh’da olduğumu Prof. Dr. Nazir Ahmed’e de söylemiş. Profesörün beni bu sabah 09.00’da ziyaret edeceğini söyledi. Üçümüz birlikte 10.00’a kadar oturduk. Dr. Samiuddin gidince bir saat kadar daha oturup duşlarımızı almak için odalarımıza çekildik. Yattığımda 11.00’i geçiyordu. Saat 07.00’da yatak çayım geldi. (burada kahvaltıdan bir saat önce yatakta veya kalkar kalkmaz “bed tea” dedikleri çay içiliyor.) çaydan sonra duş aldım. 07.45’te hizmetli Prof. Barnard’ın kendisiyle kahvaltı edip edemeyeceğimi sorduğunu söyledi. Memnuniyetle kabul ettim. 08.00’de birlikte yemek salonunda kahvaltıda idik. Henüz kalkmamıştık, Dr. Ekmel Eyyubi geldi. Muhammed Sadık’tan az farklı, gözlüklü ve çok neşeli biri. Nazik aynı zamanda. (Hindistan’da herkes çok nazik. Hareketleri öyle yumuşak, öyle sakin ve sabırlı görünüşe sahipler ki bu kadar iyi ver munis insanlar arasında insanın öfkeyi unutacağı bir gerçek. Son derece de mütevazi hepsi.) Kendisine İslam Ansiklopedisini verdim. Çok sevindi. Kahvaltıdan sonra üçümüz salona geçtik. 08.45’te Dr. Samiuddin, 09.00’da da rikşa ile (Hindistan’da daha önce insanların çektiği tahtırevanları, şimdi 3 tekerlekli büyük bisikletlere monte etmişler. Bisikletin selesine sürücü, tahtırevana da yolcu oturuyor. Bunlar bir kişilik. Delhi’de iki kişilikleri de var ki bunları 3 tekerlekli bütük motosikletler çekiyor.) Prof. Dr. Nazır Ahmed geldi. Başında beyaz bir kep vardı. Beyaz redingot biçimi bir ceket ve pantolon giymişti. Tabiatıyla esmer, gözlüklü ve kır sakallı. Son derece nazik, ciddi ve ağırbaşlı bir yüze sahip. Yandan biraz dayımı andırıyor. Ya yaşlı değil ya da çok dinç. Ben oturmadan oturmayacak kadar da centilmen. 10.30’a kadar oturduk. Profesör ve Dr. Samiuddin birlikte gittiler. Dr. Ekmel Eyyubi kaldı. 11.00’da Dr. Samiuddin geri geldi. Profesör beni, İngilizcemi çok beğenmiş ve iyi bir talebe olacağımı söylemiş. Birlikte Aligarh polisine gittik. Pasaportuma Aligarh’a gelişim işlendi. 12.00’de döndük. Samiuddin ve Ekmel beyler 5-10 dakika oturup izin istediler. Prof. Barnard ile saat 12.30’da öğle yemeğimizi yedik. Odama dönünce biraz dinlenip çalışma masamda yazmaya başladım. Saat 16.30, biraz sonra akşam çayım gelecek. Ondan sonra ne yaparım bilmiyorum. Heyecanlıyım. Çünkü yarın hem yurda yerleşeceğim, hem de derse gireceğim galiba. Dr. Samiuddin yarın sabah 09.00’da gelip beni alacak. Henüz adresim belli olmadığı için yarın onları da yazıp birlikte atacağım.

26.07.1963 Yeni Delhi- Hindistan

 

Dün Karaçi den yazarken Safder Yılmaz gelmiş, bir iki dakika izin alarak tamamladığım mektubu otelden postalamış ve birlikte şehre gitmiştik. Basın Ateşeliği şehrin en merkezi yerinde, elçilik binası ayrı bir yerde. Basın ateşesi Afşin Oktay beni büyük bir ilgi ile karşılayıp, gelemediği için özürler diledi. Öğlen resmi bir yemeğe katılması gerekiyormuş. Basın Ateşeliğinde sekreter olarak çalışan S.F.Kazmi adlı bir Pakistanlı ile saat 11.00 den 13.45 e kadar hemen bütün Karaçiyi gezdim. Yeni ve eski Clifton u gördüm. Harikulade bir yer. Serpilmiş küçük adacıklara dalgaların çarpışını seyretmek tarifsiz. Daha sonra çok muazzam bir kilise ile Mevlana nın mezarı denilen (Bizim Mevlana değil) yeri gördük. Yolumuzun üzerinde ve Karaçinin en modern mahallesinde bir evi göstererek Askeri Ateşenin evi deyip ziyaret edip edemeyeceğimi sordu. Kabul ettim. Kurmay Yarbay M.Kemal Erocak, karısı ve çocukları beni görünce şaşkınlıkla karışık bir sevinçle adeta bayram ettiler. Daha önce Meliha Ambarcıoğlu ve Bekir Sıtkı Baykal ı misafir etmişler. Yolculuğunuzu birgün geciktiremez misiniz diye çırpındılar. Onbeş dakika oturup teşekkür ederek ayrıldım. Daha sonra Karaçi limanını, ana caddeyi ve çarşıyı gezdik. (Tabii bunlar ateşeliğin benim için özel olarak kiraladığı taksi ile oluyordu)

 

Çarşıda içine para atılınca tatlı nağmeler çıkaran müzik kutusunu dinledim. Otele dönünce öğle yemeğimi yiyip alamünit bir duş aldım. Saat 14.45 te hava alanına gitmek üzere otelden PIA nın transportu ile ayrıldım. Uçağımız 15.55 te havalandı. Size çarşıdan aldığım gördüğüm yerlerden birini resmeden kartı meydandan postaladım. Uçakta ilk defa yanımdaki koltuk dolu idi. Ben yine cam kenarında idim. Yol arkadaşım Michigan Üniversitesinden bir profesördü. Ara ara sohbet ettik. Uçağımız çok yüksekten uçuyordu. Daha önce hep bulutların içinde uçuyorduk, bu sefer üzerinde. İki saat yirmi iki dakika sonra mahalli saat ile 19.05 te New-Delhi ye geldik. Çok sıcak ama rüzgarlı idi hava. Gerekli işlemler yapılıp gümrükten çıkınca Pakistan Havayollarından üniformalı biri yaklaşıp ismimi sordu. Beni şehirde beklediklerini söyledi. Elinde kendisinin beni karşılamasını isteyen bir mektup vardı. PIA ofisinde öbür yolcuların işlemlerinin bitimini bekledim. 21.00’da New-Delhi’de idik. Ofiste Indian Council for Cultural Relations’dan görevli biri karşıladı beni. (Daha önce beni karşılamaları için Hindistan Büyükelçiliği’nin önce mektup yazıp sonra da telgraf çektiği yer.) Birlikte YWCA’e (Young Woman’s Christian Association of Delhi) geldik. Burası sanırım dünyada eşine az rastlanır muazzam bir kız yurdu. Kalanların hemen hepsi hristiyan. Aralarında İranlı, Amerikalı, Taylandlı, Çinli, Japon, Endonezyalı ve de çok sayıda Afrikalılar var. Tabi çoğunluk Hindu ve de hemen hemen sari ya da şalvarlı. İçlerinde akıllara durgunluk verecek derecede güzelleri var, bilhassa gözleri. Bana ayrılan oda özel misafirler için ayrılanlardan. Dört kişilik bir daire. Benden başka kimse yoktu. Ötekiler devamlı kaldıkları için misafirlere ayrılan oda boştu. Banyo, lavabo ve tuvaleti ayrı bir antreye açılan oda büyük bir salon gibi. Dört karyoladan başka iki aynalı şifonyer, bir gardırop ve bir köşede dört koltuk ve bir masa var. Yurdun müdiresi Amerikalı. Akşam yemeğini onun masasında yedim. Yardımcısı da çok şirin bir İranlı kız, o da sarili. Bir duş alıp yattım.

Sabah kapım vuruldu yedide. Gelen, bütün gece, ihtiyacım olabilir düşüncesiyle kapıda bekletildiğini sonradan öğrendiğim görevliydi. Çay getirmişti. Çayımı içtim. O arada İranlı kız gelip hatırımı sordu ve kahvaltının 08.00’da olduğunu söyledi. Kahvaltıda yağ içinde yumurta, reçel, tereyağı, süt, çay, şekerli bulgur lapası ve kızarmış ekmek vardı. Bunu özellikle annemin bilmesini istediğim için yazıyorum. Hindistan’a gelme kararı arifesinde pek razı olmamış: “Oralarda iğne ipliğe dönersin!” diye hayıflanmıştı. Üç günde uçaklarda ve otellerde verilenleri yazmadım. Korkarım böyle giderse değil zayıflamak kilo bile alırım.

 

Kahvaltıdan sonra bir duş alıp giyindim. 09.30’da dün beni karşılayan bey geldi. Birlikte Indian Council’e gittik. Beni Welfare Officer K. Vasudevan ile tanıştırdılar. Aligarh Üniversitesi’nden mezun olup orada çalışan üç kişi bana Aligarh hakkında bilgi verdiler. İlk gittiğim için ikramlarını kabul etmek zorunlu bir Hint adetiymiş. Çay rica ettim. Telefonla Türkiye Büyükelçiliğini arayıp konuştular. Görüştüğüm Büyükelçi 13.30’a kadar yerinde olacağını ve beni bekleyeceğini söyledi. 11.00’de bir taksi ile elçiliğe gittim. (Şimdi, “Parasını nasıl ödedin?” duyar gibiyim. Dün beni karşılayan bey Temmuz ayı bursumu (250 Rupi) hemen ödedi yurtta. Ağustos ayı bursunu ise Aligarh’a göndereceklerini söyledi)

Elçilikte Büyükelçimizin odasına kabul edildim. Seyfullah Esin Beyefendi kelimelerle anlatılması son derece güç bir nezakete sahip. Ben bu kadar asil ve zarif bir insana daha önce rastladığımı sanmıyorum. Bana büyük bir ilgi gösterdi. M.A. değil de Ph.D yapmamı, lisans tezi hazırlamış olduğumu pek nazik bir ifadeyle, hemen yanımda, Aligarh Üniversitesi Rektörlüğüne yazıp bana özel bir ilgi göstermelerini rica etti. Mektubun bir kopyasını da bana verdi. Sonra eşine telefon edip: “Öğle yemeğine bir misafirimiz var.” dedi. 13.30’da Büyükelçi ile birlikte evlerine gittik. Eşini görmenizi ne kadar isterdim. Emel Esin harikulade bir hanımefendi. Genç, güzel ve kültürlü. Evlerinin çok güzel olduğunu yazmadan geçemeyeceğim. Adeta bir saray gibi. (Necati Lugal’in Çengelköy’de misafir kaldığı yalının sahibi Esinler) Yalılarına gitmiş olduğumu, hele Necati Lugal’den ders aldığımı öğrenince çok sevindiler. Havaların çok sıcak olması nedeniyle perhizde imişler. Beni ağırlayamayacaklarından korktuklarını üzülerek söylediler. Aslında menü çok sağlıklı ayrıca da çok nefisti. Sebze çorbası, salçalı ve peynirli makarna ile bezelye ve haşlanmış patates garnitürlü ızgara et, ananas ve mango ve de buzlu çay. Hanımefendi kısa bir süre önce Belh’e gitmiş ve tetkiklerde bulunmuş. Elinde Farsça yazılmış bir Afgan Tarihi vardı. Takıldığı bir yeri bana tercüme ettirdi. Eşi: “Artık bir müşkülün olursa Saime hanımdan rica ederiz.” dedi.

 

Saat 15.30’da arabaları ile beni eski Delhi’ye götürüp tarihi ehemmiyeti haiz yerleri göstermesi için şoförlerini görevlendirdiler. (O arada Elçi Delhi Belediye Başkanı Nurettin Ahmed’i telefonla aradı, dost imişler. Ben de Firuz Ahmed ile görüştüm. Üç haftadır Bombay’da kardeşinin misafiri imiş. Dün gece gelmiş. Aynı saatlerde meydanda imişiz ama iç ve dış hatlar ayrı bölümlerde olduğu için göremedik birbirimizi. “Eve gelip de Muhammed Sadık’ın mektubunu gördüğüm vakit çok geçti.” demiş. Beni akşam 19.00’da yurttan alacak.)

 

Şoförle 17.30’a kadar eski Delhi’yi gezdik. Harikulade idi. Kutup Minar, Red Fort ve Cami-i Mescid gördüğüm yerlerin en güzelleri. Red Fort’tan bir kart gönderiyorum. Saat 17.30’da yurda döndüğümde öğle yemeğinde beni göremediği için meraklandığını söyledi İranlı kız. Indian Council bir not bırakmış, yarın sabah saat 08.00’da beni yurttan alıp Aligarh’a gönderecekler. Aligarh’dan öyle direktif yazmışlar. Tren 08.40’ta hareket edecekmiş.

 

Duş alıp hazırlandım. Yurt ofisine borcumu ödedim, yarın sabah kahvaltıdan hemen sonra ayrılacağım için. Saat 19.00’da yurdun ziyaretçi odasında hazırdım. İki dakika sonra da Firuz Ahmed geldi. Çok lüks bir arabası var. Kendisine telefonda yarın sabah Delhi’den ayrılacağımı söylemiştim. Yurt müdüründen izin aldık. Benim için özel bir program hazırlamış. Önce “Alps” adlı bir kulübe gittik. Modern bir yer. Orada rastladığı iki arkadaşı ile birlikte oturduk. Çay içtik. Sonra Claridge’s adlı bir hotele gittik. Otel sahibinin oğlu Firuz Ahmed’in arkadaşıymış. Otelde kendilerine ayrılan bir dairede oturuyorlar. Hilton’un daha güzel olabileceğini sanmıyorum. Orada çok az kalıp Yeni Delhi’yi gezdik. Parlamento, bakanlıklar, elçilikler, elçi evleri hep bir arada. İngilizler zamanında yapılmış olan resmi binaların hemen hepsi çok güzel ve planlı yerleşmiş. Her yer donanma gecesi gibi ışıklıydı. Hele Radio Station harikulade. Saat 09.00’da Mikado adlı özel yemekleri olan bir restorana gittik. Çin, Japon ve Hind yemekleri veriliyor. Çok modern bir yer. Belki Türkiye’de de vardır da ben görmedim. Ama böyle bir yerin, hele bu kadar güzelinin bulunabileceğine inanmak güç. Müzik harikulade idi. Hani derler ya ruhu okşar, öyle. Firuz bey benim için çok masrafa girdi diye üzüldüm ve biraz da utandım. Ama böyle bir yeri de başka türlü göremezdim. Saat tam 10.00’da yurtta idim. Kendisine teşekkür edip ayrıldım. En küçük bir müşkülüm olursa babasına yazmamı ısrarla istedi. Odaya girince hemen bir duş alıp yazmağa başladım. Saatin 12.45 olduğunu yazarsam bana kızarsınız ama ne yapayım. Yarın sabah erken kalkamazsam yazamam. Oysa Delhi’den yazıp postalamam şart.

 

Size Hindistan’ın havasından hiç bahsetmedim. Hakikaten çok sıcak ama hemen gittiğim her yerde soğuk hava tertibatı olduğu ve dışarıda arabayla gezdiğim için en ufak bir rahatsızlık hissetmedim. Hep yol kıyafetimle dolaşıyorum. Ceketimi hiç çıkartmadım. Hintliler alışmış olmaları gerekirken benden daha müşteki sıcaktan.

 

Size Aligarh’tan da yazacağım tabii. Ama yerleşince. Sizler nasılsınız? Öyle merak ediyorum ki. Ama Aligarh’a gitmedikçe yeni adresim malum olmadıkça sizlerden haber alamıyacağa benzerim.

 

Ablacığım yazdıklarımı, büyük bir yük olmayacaksa saklamanı rica edeceğim. Beyrut’ta tanıştığım konsolos bey: “Çok enteresan bir ülkeye gidiyorsunuz, iki yıl gibi uzun denebilecek bir süre de kalacakmışsınız. Size bugün yeni ve farklı gelen şeylere zamanla alışacaksınız ve ahval-i adiyeden gelecektir. İntibalarınızı günü gününe kaydediniz.” demişti. Buna vaktim olacağını sanmıyorum. İntibalarımı size yazmak daha yararlı olacak. Türkiye’ye dönünce redaksiyonunu yaparım. Benim “Hindistan Hatıralarım” olur.

 

Yeni Delhi’den selamlar.

25.07.1963 Karaçi-Pakistan

 

Air France otelindeyim. Dün size yazdıktan sonra biraz dinlenip 12.00 de yemeğe indim. Yemekten sonra 01.00 gibi otelin holüne geçtim. 01.15 te yaşını pek tahmin edemeyeceğim (55-60 olabilir) kır saçlı konsolos bey beyaz spor bir araba ile geldi. Son dakika da gelen bir iki imza yüzünden geciktiğini söyleyip özürler diledi. Telefonda 01.00 de geleceğini söylemişti. Arabasına bindik. Beni, Beyrut un en güzel diyebileceğim bir yerindeki evine götürdü. Daha önce yemek yemiş olmama çok üzüldü. Zira gittiğimizde sofra hazırdı. Yanlarında çalışan bir Türk hanım, bir de oğlu vardı evde. Konsolosun adı Selahattin Ülkümen. Daha önce, uzun bir süre Dışişleri Bakanlığında Orta Şark Dairesi Müdürlüğü yapmış. Kahire ve Tahranda da bulunmuş. Çok nazik ve entellektüel bir bey. İran edebiyatı hakkında bilgi sahibi. Onlar yemeklerini yediler. Sonra beni arabaları ile Beyrutun görülmeye değer yerlerine götürdüler. Saat 04.45 te otelde idim. 05.30 da da Pan-American ın servis arabası ile meydana gittim. Gerekli formalitelerden sonra uçağa bindim. 06.55 de havalandık. Uçağımız 132 kişilik buz gibi bir devdi. Öyle soğuktu ki bir ara ayaklarımı topladım ve hostesten dizlerime örtmek için battaniye istemek zorunda kaldım. 08.00 de başlayan yemek faslı 08.50 ye kadar sürdü.

Oturduğum yer üç kişilikti ama ben yalnızdım. 09.00 da hostes koltukları ayıran bölmeleri kaldırıp alta bir battaniye yaydı. Kuştüyü iki yastık verdi. Hostes lacivert gözlü, sarı saçlı ve de son derece alımlı idi. Ama gözüme nezaketi ve ilgisi ile çok daha güzel göründü. Üzerime bir battaniye örtüp iyi geceler diledi. Galiba yatar yatmaz uyudum. Hostesin beni uyandırdığında saat 11.00 di. Işıklar yanmış ve herkes uyanmıştı. Oturup, kemerlerimizi bağladık. On dakika sonra dört saat onbeş dakikalık bir uçuştan sonra Pakistan saati ile 02.15 te Karaçi de idik. Pasaport, vize ve sağlık kontrolü ile Pan-American ofisten biletimi alma pek uzun sürmedi. Yine kayık gibi bu sefer siyah değil yeşil bir araba ile Air-France oteline geldim. Şehrin içinde değil, meydanla şehir arasında bir yerde ve çok güzel. Yattığımda 03.30 du. Odada hem soğuk hava tertibatı hem de tavanda bir vantilatör azmanı var. Yatarken hem vantilatörü durdum hem de dolaptan üzerime bir battaniye aldım. Uyandığımda saat 08.00 idi. Elimi yüzümü yıkayıp biraz camdan etrafı seyrettim. 08.30 da kahvaltıya indim. 09.00 da Türkiye Elçiliği Basın Ateşesi Afşin Oktay ı aradım. Bekir Sıtkı Baykal ın selamlarını söyledim. Çok memnun oldu. Beni 10.30 da otelden alacağını söyledi. Saat daha 09.35 am şu anda bir bey geldi. Basın Ateşe Muavini Saffet Yılmaz olduğunu söyledi. Afşin beyin hemen zuhur eden bir işi yüzünden beni elçiliğe götürmek üzere gelmiş. Şimdi yanımda bekliyor. Şehre, elçiliğe gideceğiz. Giyinmem de lazım.

Kaldığım yerden devam etmek üzere Karaçi den selamlar.

 

24.07.1963 Çarşamba

Şu anda Palm Beach otelindeyim. Dün akşam sizlerden ayrıldıktan sonra hostes akşam yemeğimi getirdi. Elli iki kişilik uçakta dokuz yolcu idik. Uçağın ne havalandığını hissettim ne de en ufak bir rahatsızlık. Yerim çok iyi idi. Ankara uçaktan harikulade. Hele Gençlik Parkı. Nerede ise tanıyamadım. Çok güzeldi. Masa üzerinde bir şehir maketi seyrediyor gibiydim. Ankara dan ayrıldıktan sonra etrafımda pamuk yığınları gibi harikulade beyazlıkta bulutlar belirdi. Bu beyazlık içinde kayıyor gibiydik. Bir ara kendimi iyi döşenmiş bir salonda oturuyor sandım. O kadar rahattım.

 Bizim saatimizle 10.00, buranın saatiyle 09.00 da Beyrut’ta idik. Hosteslerden biri Beyrut lu idi. Üzerinde iken şehri anlattı. Beyrut o saatte bir ışık mahşeri idi. Ben bir şehrin gece bu kadar güzel görünebileceğini tahayyül edemezdim. Hava alanı da fevkalade idi. Uçaktan inince transit vizesi için pasaport ve sağlık kontrolünden geçtim. Sonra M.E.A. ofisine gittim. Pan American ile yaptıkları bir görüşme sonrası şehre telefon ettiler. Gelen bir M.E.A. arabası ile ( Bekir Tunay ın, Basın ve Yayın Genel Müdürü iken bindiği araba gibi siyah ve uzun ) şehre geldim. Kaldığım otel Beyrut’takilerin en güzellerinden biri. Denizin üzerinde. Saat 10.00 da otelde idim. Yattığımda buranın saati ile 11.00 di. Galiba hemen uyudum, hem de deliksiz. Uyandığımda 06.30 du, aşağı indiğimde ise 07.30. Kahvaltıdan sonra size, ağabeyime ve Özgün e göndermek üzere üç kart aldım. Mektubu yazınca aşağı ineceğim.  Şehir turu otobüslerle yarım gün 02.00 den 05.00 e kadarmış öğleden sonra. Hava çok sıcak ve beni tam 05.00 te meydana götürmek için alacaklar diye vazgeçtim. 09.00 da Beyrut’taki Türk Elçiliğine telefon ettim. Konsolosla görüştüm. Şehri gezmek istediğimi söyledim. Saat 13.00 de gelip beni otelden alacak. Öğle yemeği 12.00 de. O saate kadar biraz dinlenmek niyetindeyim. Mektubu bitirince aşağı inip resimde gördüğünüz havuzun kenarında oturacağım. Biraz önce balkondan baktım. Yüzen yabancılar vardı. Yüzme havuzunun biraz ilerisinde de Akdeniz uzanıyor.

 Sizler daha Ankara dasınız. Ama mektubumu aldığınızda İstanbul da olacaksınız. İnşallah yolculuğunuz iyi geçer. Ben sizlerin sayesinde bu kadar rahat ve güzel bir yerdeyim. Aynı yerleri ileride bir arada görmemiz en büyük dileğim.